< sonbahar seyri - Blogcu





hamuş, bişnev ve süveyda

hamuş" durumunda benliğim...sessiz ve dili lal...
karanlık gecelerin diri "ney"i ile gül misali açtı ellerimde yüreğim...

ateşin çemberinde kalakaldım...
siyah dumanların arasında kayboldu bitti gül-ü esrarım...

"bişnev" halinde ayaktayım... mühürlenmiş kulaklarımda gece sesleri...
tefekkür halinde "kıyamül-leyl"e durmuş bütün bedenim...

lal olan dilimin sinir uçlarında hapsolmuş binlerce kelime...
kapalı kapıların ardından gelmedi bu sefer sesler...

sokak başlarındaki dilencilerin ağızlarını yokladım
eteklerinize bırakan varmı cümlelerimi diye...

ve sustum gecelerin doğuşlarında
karanlığın içinde parçalandı herşey


cüzzamlı bir dervişin ellerinde

büyüttüm semaya kalkan yüreğimi

sızdı kalbimden süveydanın gözlerindeki siyah rengi...

umut kıvılcımları

suskun karanlıklarda...
biçare yalnızlığa bin dert uğrar
yağmalardan geriye virane kalır
sessizliğin girdabındaki hayatın can damarlarına

kanat açtılar geceye
mevsim zamanı gelen binlerce çift kanat
yankılandı sesleri gecede
çarptı penceresiz evlerin suretlerine

esti geçti sonsuz kere sonbahar
sırasını savdı savurdu kendini yapraklar
sararan yolların taşlarına
bakakaldı tükenmez sanılan umutlar

zamana ne kadar vakit kaldı
bilinmeyen mevsimlerin
seyir defterleri arasında kayboldu
beklenen kıvılcımlar

umut ister gözler
sönmeyen mumların kıvılcımlarında
yaşamın esrarengiz sokoklarında
şehir kapar gözlerini kaderin ellerinde

ebabil

bulutlar ardından görülür kanatların
yağmur çarpar gözlerinin derinliğine
beliri verir ağzında ve ayakların da taş
sürükleyip arkandan yedi gök semayı
durursun batılın karşısında
sen ey ebabil...

küfür bataklığında kaybolur insan tortusu
akşamları bulaşır şeytanın kokusu
yüzlerden okunur günahın şeceresi
çarkı olmuş fani dünyanın bizlerine
seslen dağların arkasından
sen ey ebabil...

susar aydınlıklar karanlığın girdabında
kaybolur sesler, ahlak suküt eder
perdeler kapanmış, gözler güneşi bekler
hapsedilmiş parmaklıklar arkasına düşünceler
karanlıkların sonundaki aydınlıkta beklersin
sen ey ebabil...

gece ve gündüz...

gece soğuk, gece puslu... üşüyorum
uzun bir yolun yolcusu gibi
kaldırımlara sığınmışım... sabahı bekliyorum

gece uzun... gece karanlık... korkuyorum
annemin sıcaklığını arıyor ellerim
sımsıkı sarılıp çocukluğuma... büyümeyi istiyorum

gece yağmurlu... gece sessiz... kayboluyorum
bilmediğim şehrin sokaklarında
uçsuz bucaksız denizlerin kıyısında
rüyalarıma giriyor karabasanlar... uyanmak istiyorum

sabah aydınlık... sabah ayaz... kaçıyorum
aklımın sinir odalarından
yıkıp hayal penceremi bir firarda
kendime kıyıyorum... artık ben gitmek istiyorum...




sonbahar

adım adım sabaha gider saatler
geç kalır peşinden gelmek isteyenler
geceye veda sabaha merhaba der ...
parçalanmış gök ve bulutlar arasından
yüzünü gösteren güneş

her karanlığın ucundan gözükür
aydınlık denilen parlak ışık demeti
çarpar gözlerimin merceklerine
hayat verir karanlık dünyamın
bilinmeyen dehlizlerine...

zamana öncelik eder nehirler,
bir avuç dolusu hatıra canlanı verir
suyun resim tutmaz yüzünde
bazen yavaş bazen hızlı,
ellerimden akar anılardan olma boyalar

güz mevsimleri vururken ağaçlara
yapraklara benzetirim zamanı
sarı sarı dökülür gözlerimden
süzülür yavaş yavaş
taştan oyma yolların griliğine

« Önceki ::